Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Antakya, Türkiye’nin en güneyinde bulunmakta olup, 1939 yılı itibariyle Hatay ilinin merkez ilçesi olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne katılmıştır. Amik Ovası’nın güneyinde yer alan yerleşme, doğuda Habib-i Neccar Dağı ile sınırlanmaktadır. Lübnan Dağları’ndan doğarak Hatay İli Samandağ İlçesi sahillerinden Akdeniz’e dökülen Asi Nehri kentin merkezinden geçmektedir.


Tarihin her döneminde önemli bir yerleşim alanı olan Antakya’nın, çok katmanlı tarihsel ve doğal yapısı, mekânsal ve mimari biçimlenişin ortaya çıkmasında önemli rol oynamıştır. Bu biçimlenişte kentin coğrafi yapısının temel unsurları olan Habib-i Neccar Dağı ve Asi Nehri, belirleyici olmuştur. 


Kentin sahip olduğu bu doğal nitelikler, önemli bir tarihsel birikimi de beraberinde getirmiştir. 2300 yıllık bir kent tarihine, yakın çevresi ile birlikte ise çok daha eski bir tarihi geçmişe sahip olan Antakya, birçok medeniyete ev sahipliği ve başkentlik yapmış olması ile birlikte dünya tarihine de yön veren önemli şehirlerden biridir. Makedonya Kralı Büyük İskender’in komutanlarından Selevkos I. Nikator tarafından M.Ö. 300 yılında kurulan Antakya kenti, Selevkos Krallığı’nın başkenti olmuş, M.Ö. 64’te başlayan Roma egemenliğinde “Doğunun Kraliçesi” olarak anılmıştır.  


Tarihsel dönemde, Antakya ve yakın çevresinde şiddetleri 5 ile 9 arasında değişen birçok deprem meydana gelmiştir. Bunların en şiddetlileri 245, 526 ve 1872’deki depremlerdir. Depremlerin getirdiği yıkımların bir sonucu olarak farklı katmanlardan oluşan antik şehir, büyük ölçüde toprak altında kalmıştır ve eski kent dokusunun tabanını oluşturmaktadır. Antik kentin kalıntıları mevcut zemine göre yer yer 10 metreyi aşan derinliklere kadar inmektedir. Zengin bir kültürel mirasa sahip olan Antakya kentinin, tasarım süreçlerinde, gelecek nesillere kendi tarihini ve geçmiş yaşam kültürünü aktarabilmesi için korunması zorunludur.


Geçmişte oldukça belirgin olan ve kent yaşamını yönlendiren doğal unsurlar, özgün yaşam kültürü ve tarihsel zenginlik; günümüzde geçmişin izlerini sürdürmekle beraber, bu nitelikli varlığın günlük kentsel yaşam pratikleriyle ilişkisi geçmişe göre zayıflamış durumdadır. Kentin sahip olduğu ve büyük bir kesiminde henüz yeryüzüne çıkmamış kültür varlığı ile mevcut su yüzeyi yeryüzündeki yaşamı belirlemekte, fiziksel mekânın biçimlenişine dair plan kararlarını etkilemekte ve aslında doğrudan sosyal yaşamı da yönlendirmektedir. Bu durum kentli ile kentin sahip olduğu doğal ve kültürel unsurların ilişkilenmesinde bir engel gibi algılanmasına rağmen, aslında kentteki günlük yaşamın geçmişte olduğu kadar canlı tutulabilmesinin temelini oluşturur. 
İçinden nehir geçen yerleşmelerin pek çoğunda olduğu gibi Antakya’da da Asi Nehri bir eşik olarak görülmüş ve nehir boyunca eski ve yeni kent arasındaki bağlantıları kurmak için çok sayıda köprü inşa edilmiştir. Bunların ilki ve en önemlisi, günümüzde de kentin ekonomik, kamusal ve idari merkezi olan ve hala “Köprübaşı” olarak anılan alana ismini veren Atatürk Köprüsü’dür (yıkılan eski Roma Köprüsü ya da Asi Köprüsü). “Köprübaşı” olarak adlandırılan alan Antakya’nın kurulduğu ilk tarihlerde kentin giriş kapıların biri olmuş, tarihsel süreç boyunca da Antakya’nın ekonomik, sosyal ve kültürel odağı olarak varlığını korumuştur. Günümüzde alanın doğusundaki en önemli yapı Ulu Cami iken, alanın batısında ve yine Asi Nehri kıyısında erken modern dönemin önemli kamu yapılarının çevrelediği Cumhuriyet Meydanı ile güneybatıya doğru uzanan Atatürk Parkı bulunmaktadır. Dolayısıyla Atatürk Köprüsü nehrin her iki yakasındaki işleyişi tarih boyunca yönlendiren bir unsur olagelmiştir. Eski ve yeni kent arasında, geçmiş ve gelecek arasındaki bağı kuran Atatürk Köprüsü, yapısal ve işlevsel karakteri ile Antakya için önemli bir mekânsal unsurdur. Bu köprünün ayırdığı ve aynı zamanda birleştirdiği Cumhuriyet Meydanı ve Antakya Köprübaşı alanı arasında; farklı tarihsel dönemleri zamansal açıdan birbirinden ayıran, fakat mekânsal olarak birleştirerek aynı düzleme getiren bir düalite (ikilik) söz konusudur.


Antakya Köprübaşı alanı, yoğun araç trafiğinin olduğu Asi Nehri kenarındaki İnönü Caddesi ve yayalaştırılmış, üzerinde önemli yapıları da barındıran bir ticari ve kültürel aks olan Saray Caddesi’nin birleştiği noktada bulunmaktadır. Uzun bir süredir burada yer alan Vakıf İşhanı binasının yıkılmasıyla elde edilmiş önemli bir potansiyel kamusal mekânı da barındıran alan, Asi Nehri ile kentin en önemli tarihi ticari omurgası olan Kurtuluş Caddesi’ni birbirine bağlayan sokakların açıldığı bir konumdadır. Kentin tarihsel çekirdeği ile yeni gelişme bölgesini birleştiren düğüm noktasını oluşturan Antakya Köprübaşı alanı, araç trafiği ve yaya trafiğinin sıklıkla bir araya geldiği, ticaret ve yeme-içme işlevinin yoğun olarak yer aldığı günün büyük bir kısmında kalabalık bir mekân görünümündedir.


Antakya Köprübaşı alanı ve yakın çevresi için, kentin merkezinden geçen Asi Nehri’nin yarattığı “eşik” algısını yeniden yorumlayacak, nehri kent yaşamının bir parçası ve sosyal bir mekân olarak tanımlayan bir yaklaşımla ele alacak, yarışmanın odağında bulunan ve Vakıf İşhanı’nın yıkılması ile kazanılan boş alanın tüm bu unsurlar ile ilişkiler kuracak şekilde değerlendirilmesiyle kentin sosyal yaşamına kazandıracak bütüncül bir tasarım yaklaşımına ihtiyaç duyulmaktadır.
 

ANTAKYA KÖPRÜBAŞI KENT MEYDANI VE YAKIN ÇEVRESİ

KENTSEL TASARIM PROJE YARIŞMASI

Bilgi Alın